14 Eylül 2019 Cumartesi

Affetmek Öldürür


Siyah bir kuyunun içindeyim, hatta tam dibinde. Ne ara başladı beni kuyuya iten fırtına, ne ara kaybettim olanca enerjimi bilmiyorum ama 7 aydan fazla sürdü bitmeyecek sandığım düşüşüm. Şu an dipteyim.
Her yer karanlık.  Ki ben nasıl da renkliydim… Renklerimi özledim, kahkahalarımı özledim. Kırmızıydım ben, siyahı hiç sevmedim.
Sadece özlemenin çok fena olduğunu zannedirdim. İnsanın kendi rengini kaybedip siyaha hapsolması da çok fenaymış, öğrendim.
Yaşama bir yolculuk olarak bakıyordum, her şey bilmediğimiz bir şeyi öğrenmemiz için başımıza gelir derdim. Öğretilerin topyekün başımdan aşağı gümbür gümbür atıldığı bir başka zaman dilimi daha ben hiç görmedim.
Kendimle yüzleştirm. Sevmediğim yanlarımı değiştirmeye çalışıyordum bu düşüş başlamadan önce. Şimdiki gibiydi aslına bakarsan, tek bir derdim yoktu, hala da yok çok şükür. Fakat öyle bir hata yapmışım ki, kendime kızmadan edemiyorum.
Kendimi değiştirmeye çalıştım. O asi yanımı öyle bir törpüledim ki içimde en ufak öfke kalmasın diye, öyle bir affettim ki affedilmeyecek kim varsa, kendimi bile, sonunda tüm hayat enerjimi kaybettim. Affederek kendi ruhumu öldürdüm.
Yalan söyledim, sevmiyorum öğretmenliği, hatta nefret ediyorum.Temel lisesinden kolejine bire bir gördüm, paranızı asla zamanında vermiyorlar. Her maaş 5 hafta gecikmeli. Tüm öğretmenlerle derse girmeme eylemi yapıldığında şak diye yatıveriyor paranız. Patronlar altlarındaki  800 binlik arabarı üst modelle değiştirmek için paranızı faize yatırıyor ve vermiyorlar maaşınızı.
2018’in Kasım’ıydı yorulduğumu hissetmeye başladığımda. Sabah 8:30 akşam 7 çalışıyordum ve ben bir öğretmendim, fabrika işçisi yerine konulan binlercesinden biri. Artık enerjim kalmamıştı. Biri bir şeyler anlatırken bomboş ona bakıyordum ve bloke bir algı ile replay tuşuna basacağım saati bekliyordum. Öyle yoruluyordum ki akşam otobüse giden yolda yürürken dengemi kaybediyordum çoğu zaman, görme bozukluğu yaşamaya başlamıştım. Boş bir tek saatim yoktu, sabah 8:30 akşam 7 arası full ders. 1 saat olan öğle aramız da 35 dkya düşürülmüştü.
Beni her gören senin neyin var diyordu. İlaç kullandığımı zannediyorlardı. “Bir şey varsa söyle çekinme yardımcı oluruz” diyenleri bile vardı. 😊 Ben içki bile kullanmam. Sadece çok yorgundum ve çok ciddi bir tatile ihtiyacım vardı. Haricinde spesifik olarak bir şeyim yoktu. Öyle enerjisizdim ki, kendimi bile istemiyordum, kendime bile tahammülüm yoktu. Süslenmek, makyaj, ojeler, elbiseler hiçbiri, hiçbir şey moralimi boostlayamıyordu. Düşüyordum, bazen hızlı, bazen yavaş. Bir Allah’ın kulu bile anlamadı.
2018 Şubat’ında ayın 14’ü falandı beni iki okula verdiler. Çalıştığım yere bağlı iki okula birden gitmem gerektiğini söylediler. O gün koleje başladığımda neler döndüğünü öğrendim. Arkası kesilmeyen öğretmen istifaları, beşer onar okuldan alınan çocuklar… batılıyordu. Kaçmak lazımdı. Öyle de yaptım. Başka bir kolejde işe başladım ama orada da zamanında para verilmiyordu, kaldı ki söylenene göre verilmeyecekti de. Dönem sonu oradan da ayrıldım. Yani işsizim.
Birikimim var, baya bir idare de eder, maddi sıkıntım yok. Bu diyebileceğim hiçbir sorunum yok. Kimseyle görüşmek istemiyorum, kimseyi dinlemek istemiyorum. Kendimi dinlemekten nefret ediyorum ama kafamdaki kadın hep aynı şeyi tekrarlıyor: “Beni neden öldürdün.”
O deli kadını neden öldürdüm? Neden hayatımın tüm siyahlığını rengarek boyamış o deli, kahkahalar atan, kendiyle bile dalga geçen, her şeyin en komik yanını bulan ve eğlenebilen, kim ne der diye bakmayan, sesi gür o kadını ben neden öldürdüm? Daha sakin biri olabilmek için, daha anlayışlı, sinirlenmeyen. Peki ne oldu? Oldum. Ne işe yaradı? Kendimin katili oldum. Tüm yaşam enerjimi, yıllarca  çektiği her dertle yaptığı, her yanlışla yoğurularak büyümüş bir kadındı o. Beni ben yapan tek şeydi. Geçmişimdi. O kadın olmadan bırak geleceği düşünmeyi şimdimi bile yaşayamıyorum.
O olduğunuz ve öldürdüğünüz kadını özlemek, 10 yıl görmediğiniz sevgiliyi özlemekten daha beter. Yemin ederim. Çünkü… Görüp sarılmak istemek ama sarılamamak, o adamın sarılmasına da izin de vermemek… Lanet ki ben o kadını öldürdüm. O kadını nasıl dirilteceğini bilen biri varsa bana ulaşsın. Tek çıkar yolum o kadını hayata döndürmek ve ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.
Redsonjaa

6 Ağustos 2015 Perşembe

İtaat ve Mahkumiyet



Selam.
Umarım iyisinizdir. Ben nasıl olduğumu bilmiyorum. Sanırım üzgünüm. Belki de umutsuz. Zannediyorum ki umutsuzluğum beni üzgün kılıyor.
İki yıldır yaşadığım bir şey vardı, adını bilmiyorum, o şey ruhumu yok etmeye çalıştı. Bildiğim tek şey var, artık uğurlara ve böceklerine inanmıyorum.
Bayadır yazmıyordum. Eksik kalmış bir kaç hikayem var. Onların içinde hep bitirmem gerektiğine inandığım ve iki yıllık süre zarfında bir an bile aklımdan çıkmayan bir hikayem vardı. Hikayeyi yazarken kadına ve adama ad bulmak için haftalarca çalışmıştım.
O hikayeyi açtım, okudum, bir daha, bir kaç tekrar daha. Ağladım, yine okudum. Ağlama sebebimi ise hiç bilmiyorum, sıkıldım belki de. Devam ettirme girişimlerim tam birer fiyaskoydu çünkü şimdiye dek hiç başıma gelmeyen bir şeyle karşılaştım ve bu benim üzüntümü, umutsuzluğumu ve kızgınlığımı katlayarak büyüttü.
Bana sorun çıkaran şey ne cümlelerin uzunluğu olmuştur şimdiye dek, ne de sihirli sözcükler bulamamak. Çoğu yazar bunlardan yakınır. Oysa benim sahnemde bu tip sorunlar yoktu. O sahne, kendimi dünyanın hatta kainatın en güçlü ve özel varlığı olarak hissettiğim, kimsenin dokunmasına izin vermediğim, en yüksek duvarları onu koruyabilmek için ördüğüm ve onun için canımı verebileceğim, mürekkebin kalemi kullanarak kağıda kur yaptığı o muhteşem sanat sahnem, beni hep bulunduğum konumdan üste çıkarmış ve umutsuzluk diye bir şeyin olmadığı bana öğretmişti. Bu gün ise başka bir şeyi ya öğretmeye çalıştı ya da anlatmaya.
Hikayemin baş karakteri kadındı ve onu en son bıraktığım yer şu an benim bulunduğum yermiş! Ayrılık. Ben şu an o kadına çok kızgınım ve onu yok etmek istiyorum. Çünkü beni dinlemiyor. Ne saçıyla oynatıyor, ne tavrıyla, ne işiyle, ne de sözleriyle. Onu ben oluşturdum. Ona hayat veren bendim. Ben yazmasaydım o olmayacaktı. Onun adını bile ben koydum. Ben ona kendimi kattım, ona emek verdim, aylarca onu yazdım. Onu yazarken ağladım, yaşadıklarını anlatabilmek için önce onu en iyi benim anlamam gerekiyordu o yüzden bir sürü araştırma yaptım. Onu şimdi yazsaydım o kadar araştırma yapmama gerek olmayacakmış, ne yaşadıysa iki yılda yaşadım.
Hazmedemiyorum, kızgınım ona. Onu ben oluşturdum, şimdi ne münasabettir ki benim hikayeyi şekillendirmeme ve sonlandırmama izin vermiyor!? Kızgınlığımdan daha da çok kırgınım ona aslında. Ona en çok ihtiyacım olduğu şu zamanlarda benim yanımda değil, hem de beni en iyi o anlayabilecekken. Ona dokunduğum an beni itiyor, sanki kendi kanunları var ya da bir koşulu var ona dokunmadan önce bulmamı istediği.
Her zamanki gibi gücümün sınırsızlığını kendime gösterebilmek için ve sonunda bir kahve ile keyif yapmak için koşullanıp çıktığım sahnemden bu kez atıldım. İstenmedim. Oysa o hikaye sonlansın istemiştim, ikisi de ya ayrılsınlar ya da birleşsinler istemiştim, insan yarım yaşayamaz diye düşünmüştüm. O kadın şimdi ne ayrılıyor ne de birleşiyor o adamla. Adam ne kadının ne de benim umurumuzda değil, biz de adamın umurunda değiliz. Benim o kadına ihtiyacım var hikayeyi bitirmek için.
Sanırım bazı hikayeler yarım kalmaya mahkum. Sahnemin bana anlattığı şey belki de bu. Ama ben hiç yarım kalan bir hikaye görmedim. Bir hikayenin yarım kalabilmesi için karakterlerden birinin ölmesi gerekir, bunlarda ölen yok ama nefes almalarını sağlamama da izin vermiyorlar. Belki de sahnem bana şunu anlatmaya çalışıyor, "nefes almadan ne söze devam edilebilir ne de aşka."
Ne olursa olsun o kadına çok kızgınım, kırgınım. Sadakat ve dürüstlük benim için en önemli iki olgu diye bu özellikleri ona vermiştim. Şu an sadık da değil dürüst de. Tek yaptığı beni bile inkar etmek.
Ondan nasıl bir intikam alacağımın farkında bile değil. Onu yok etmek ona bir hediyedir, bunu yapmayacağım. Günün birinde onun haricindeki her şeyi, herkesi sileceğim ve ona hiç de alışkın olmadığı mutlu bir hikaye yazacağım. O hikaye yarım kalmayacak ama belirli bir sonu da olmayacak. Mahkumiyet ve itaat nasılmış görsün istiyorum.
Hoşçakalın.
Ya da gidin, ne fark eder ki? Kalınca ne elde ettik ki? Bir de gitmeyi deneyin. Şimdi gitmek üzerine roman yazabilirim size ama cidden öfkem ve halsizliğim buna izin vermeyecek. Belki görüşürüz yine.

Red Sonja

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Erkekler, Adamlar ve Kadınlar



Ahmet Altan, Kristal Denizaltı kitabındaki Bir Hayatta Bir Hayata Geçmek başlıklı yazısında hayatı Babil'in Asma Bahçeleri'ne benzetir, erkekleri de cenneti ve cehennemi dolaşan Dante'ye. Erkekleri hayatın katları arasında yalnızca kadınların dolaştırabileceğinden bahseder.

Lakin bence eksik bir tanımlamadır bu. Denir ya, erkekle adam arasında fark var, gerçekten öyle.

Varlıklarını önce Allah'a sonra biz kadınlara borçlu olan ve bu borcu asla ödeyemeyecek erkekler...  Onların bazıları öyle sapkın ki zalim olma hali öyle kanlarına işlemiş ki kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın birinin ölümü hak edebileceğini öyle bilinçaltlarına işlemişler ki artık durdurulamazlar.

Yarın 19 Mayıs Geçlik ve Spor Bayramı! Geçen gece 19 yaşında gencecik bir kadın Fatih'te sokağın orta yerinde başından kurşunlandı! Durumu ağır.

Nedir bu erkeklerin biz kadınlarla paylaşamadıkları bilmiyorum. Ne istiyorlar bizden? Para mı? Onlar da kazanabilir, hem de bizden daha fazlasını. Namus mu? Kendilerinde olmayan şeyi bizden neden beklerler ki? Aidiyet mi? Ait olmak zorunda mıyız ki? Sadakat yeterli değil mi? Çiçek mi? Tüm dallarımızı kopardıktan sonra geriye kalan çiçeğimiz solmaya mahkum değil mi? Nasıl böyle oldu bunlar? Nedir bu erkeklerin kadınları yok etme akımının kaynağı?

Bunca vahşetin sebebi görünsün, görünmesin,  para, vajina ve memeler! Muhteşem üçlü. Kadının tecavüze, tacize ve cinayete kurban edilmesi için yeterli!

Çantamızı çalarlar; İçinde az bir şey para, varsa kredi kartı falan ama bizim için en değerlileri evimizin anahtarı, bıcır bıcır konuşan dudaklarımızın ruju, sevdiğimizin fotoğrafı, allığımız, farımız, rimelimiz, aman çorabım kaçarsa diye eksik etmediğimiz parlatıcı ojemiz, kimliğimizle giden adımız, her şeye rağmen gururla taşıdığımız soyadımız, annemizin aman çıkarmayasın diye verdiği cevşenimiz, anne duamız da onlarla birlikte çalınır.

Taciz ederler; O bir-iki hafta boyunca her yalnız kaldığınızda, her erkek gördüğünüzde, her aynaya baktığınızda, her ruj sürüşünüzde, her duş alışınızda tiksinme duygusu yaşar ve ağlarsınız. Hele gece yatağa girince içinizi çeke çeke, içinize içinize ağlarsınız. Sinirden.

Tecavüz ederler; En diptesinizdir artık, hayatın ölüme gülümsediği, hiçbir erkeğin yaklaşmak bir yana dursun bakmaya bile cesaret edemeyeceği, yalnızca kadınların bildiği o en dibin gök yüzündeki dağın uçurumunun ucundasınızdır ve aşağıyı seyredersiniz. Bundan daha derini yoktur diye ya atlarsınız aşağı ya da tekrar tekrar atlamak için devam edersiniz yaşamaya. Her halükarda atlarsınız o uçurumdan. Başlarda her banyoda teninizi kazır gibi sürersiniz lifi vücudunuza ağlaya ağlaya, ne ruj, ne oje, ne parfüm, ne de bir toka göremezsiniz vücudunuzda. Ölüler süslenmez çünkü! Sonra, ama çok çok çok sonra, saçlarınızın soluk rengi dikkatinizi çekmeye başlar, mor göz altlarınız gizlenmek ister, vücudunuz renge ihtiyaç duyar, kış geçmiştir son baharla ilk baharın arasındasınızdır artık.

Bilirsiniz yaşamınızın kalanı o sınırda geçecektir. Saçınızı yeniden taramaya başlarsınız, o en pahalı ojeleri düşünmeden çöpe atmıştınız, tüm renklerinizle birlikte ama o en ucuz marketin en ucuz ojesi kırmızı kırmızı güler size, bu kez de onu almak için tereddüt etmezsiniz. Yanınızdan geçen başka kadının ardından sanki size can vermek için bıraktığı parfüm kokusuyla hatırlarsınız, sizin de bir kokunuz vardı, o günü ve tüm korkularınızı hatırlatan. Kısa süreli flash back yaşarsınız. Başka bir koku lazımdır artık size ve yaşamınıza. O günden uzak, güneşin ve çiçeklerin ve dahi şekerlerin kokusu kalmalıdır geçtiğiniz yerlerden. Onu da alırsınız, bir süre o koku her sürüldüğünde hem o gün hatırlanacak hem de yeniden gülümseyecektir yaşam size. Yeni maskeniz için gereken malzemeler zamanla yaşamınızı doldurmaya başlar ve tamamlanırlar. Artık eski yaşamınızdan boşanmışsınızdır ve hakkında konuşmak istemezsiniz. Bundan sonra yalnızca dışarı çıkarken değil artık evinizde de takmak üzere hazırlarsınız itinayla yeni maskenizi. Aklınızda ise iki kurt hırlaşır; anne olmak istemek ama ona da zarar gelir diye korkmak savaş açmıştır bir daha hiçbir erkeğe dokunmayı istememeğe.

Biri mutlaka kazanacaktır ve aslında galip bellidir. Siz bir kadınsınız, neleri atlattınız, bunu mu atlatamayacaksınız göz yaşlarınızla? Siz gerçek bir kadınsınız, gelinliğinize geçmişi iliştiremezsiniz. Ve o gelinliği giydiğinizde dünyanın en güzel gelini şüphesiz ki siz olacaksınız. ;)

Öldürürler; Her şeyiniz yarım kalır. Okulunuz, arkadaşlıklarınız,aşkınız, sevginiz, maskelerinizin malzemeleri, odanızın ve evinizin sesi, hayalleriniz, anneniz, babanız, kınanız, gelinliğiniz, müziğiniz, kardeşiniz, çocuklarınız, sevgiliniz, kocanız, mesleğiniz, hedefleriniz... Artık iki bahar arasında yaşayabilmeye bile gücü yeten o kadın yoktur. Allah'a ettiği dualar yoktur. Öfkesiyle cihanı yakabilecek o muhteşem varlık yoktur. Sevgisiyle milyonlarca dünya kurabilecek, kocasının ömrünün en güzel törpüsü, çocuğunun hayran olduğu, anne-babasının bir tanecik prensesi, kardeşinin canı, arkadaşlarının  "her şeye şahit"i o kadın bir namussuzun o iğrenç ve korkunç elindeki simsiyah silahtan çıkan lanetli kurşunla yok edilmeye çalışılmıştır. Ne büyük bir yazıktır bu ömre edilen. Unutur tüm katiller, öldürülenler şehittir ve cennetliktir, katillerse cehennemlik.

Bizi her türlü yolu deneyerek öldürmeye, yok etmeye, yakıp yıkmaya çalışan erkekler hiçbir seferinde muvaffak olamadıklarından daha da saldırganlaşır, yüzsüzleşir ve sonunda gerçek birer canavara dönüşürler. Bu aklı, kalbi ve elleri simsiyah kanlı erkekler kadınlardan ne ister?! Karmaşık olan kadınlar değil, erkekler.

Kadınlar yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Kadınlık diğer tüm sıfatlardan ve kavramlardan uzak tutulması gereken dünyalık en yüce makamdır çünkü.

Ve biz kadınlar o lanetli erkekleri değil, adamları dolaştırırız yaşamın bahçelerinde.

Red Sonja



5 Ocak 2015 Pazartesi

ÇÖZÜM?



Merhaba. Bu yazı pek iç açıcı bir yazı olmayacak canlar. Zira Eylül'le [Cansın (Mehtap Zengin] ilgili yazacağım. Onu intihar etmek zorunda bırakan şeyi yazacağım. İnsanı.

Ötekileştirmek ve yalnızlaştırmak. Ne büyük maharettir ama(!) Yaftalamakla başlanır ya genelde. Kişinin giyimi, saç rengi, cinsel tercihi, anlaştığı insanlar vs bir başka kişinin konusu olur. Toplumun dayatmalarına az da olsa uymayan kişi diğer kişilerce "biz" bütünlüğünden dışlanıp ötekileştirilir. Bu, bana göre dünyanın düzenine hayli ters olmakla birlikte, dünyanın sonunu da getirecek düzeyde ağır ve yıkıcı şeylerden biridir. Ötekileştirenler, günün birinde öteki olmayı kabul ettiklerinin farkında bile değillerdir. Ötekileştirilense yalnız kalmıştır.

Eylül de yalnız kaldı. Onun yalnız kalmasının temel sebebi bana göre tamamen şuydu: Yaşadığımız kültürün temelinde yalnızca kültürün dikte ettiği kurallara sadık kalanların saygı görmesi. Üstelik bu yıkıcı renksizlik taraftarlığı günümüzde renksizlik holiganlığına dönüşüyor.

Toplumsaldan bireysele sorunsalları rengarenk bir ipin üzerindeki düğümler olarak düşünün. Bu düğümlerin açılması için en üstteki siyah renkli düğümün çözülmesi gerektiğini düşünün. Toplumun başındakiler bu siyah düğümün çözülmemesi için uğraşıyor. Şimdiki başbakan, cumhurbaşkanı falan değil mevzu. Mevzu daha derin. Bu asırlık bir dava. Diyorlar ki o "düğüm çözülmeyecek". Yüzyıllardır çözülmedi de. O düğüm nasıl çözülür?

Aslında tek şeyi öğrenebilsek halledebileceğiz diğer bireysel dolayısıyla toplumsal sorunlarımızı: Saygı. Kişilere, kişilerin özel alanlarına, fikirlerine, tercihlerine... Uzar gider bu liste. Saygı duymak zordur. Kabullenmeyi öğrenmek gerekir, vazgeçmeyi, yenilmeyi ve daha bir çok şeyi. Lakin bunlar öğrenildi mi yaşamak kolaylaşır. Çünkü öğrendiğiniz şeyin verdiği (örneğin) duyguya vâkıf olursanız, o şeyin zıddına da erişmiş sayılırsınız. Yani ağır şeydir saygı duyabilmek vesselam. Olgunluk gerekir. Her şeyden evvel kendini bilmek, kendi iç dünyasını tanımak ve kendine saygı duymayı gerektirir.

Not: Allah (C.C.) herkese sebep-sonuç ilişkisini kurabilmesi ve yaşamını idame ettirebilmesi için akıl vermiş bayanlar ve baylar. Ötekileştirmek, iş vermemek, derdini dinlememek, yoluna taş koymak, Eylül'e de yapıldığı gibi (mesela) sex işçiliğine mahkum etmek tarzında mantık ve insanlık dışı cezalar vermek hiçkimsenin haddine değil. Yargı ve cezalandırma ancak ve ancak yaratıcıya aittir.

Saygı tabi ki Eylül'ün intiharını açıklamaz. Şu açıklar ama: İntihar etmesi gerekenler etmedikçe, kapkara düşünceler ve duygularla dolu ve uzayda yer kaplayan o "şey"ler ölmedikçe biz daha çoook Eylül duyarız cehennem dünyanın serin boğazına atlayan, daha çoook Eylül oluruz yaşarken "anlatmaktan" vazgeçip ölümün huzur veren sessizliğin seçen.

Eylül'ü çok iyi anlıyorum, tıpkı Mehmet Pişkin'i anladığım gibi. Yaşadıklarını yaşamadım belki, belki daha ağırını yaşadım belki de çok dertsiz biriyim. Lakin anlattıklarını dinlemem yetti. Çünkü insanım, insan olmayan binlercesinin arasında var olmaya çalışan.

NOT: Eylül'ün haberini yayımlayan istisnasız her bir site "Trans Birey .........." olarak yayımlamış. Ölünce de çare olmuyor. Ölünce de anlamıyorlar bu man kafalılar! "Kadın birey X/erkek birey Y şunu yaptı" gibi bir kalıp yoksa trans birey diye bir şey de yoktur. Etiketlemekten vazgeçin. İsim ve soyisim diğer insanlardan ayrılmamız için konuluyor zaten. Ve emin olun bazen isim veya soyisimleri bile insanlara ağır bir kimlik oluveriyor. O yüzden bu tür konularda medyanın da özellikle hassas davranması gerektiğini düşünüyorum.

Yazan: Red Sonja


3 Ocak 2015 Cumartesi

What goes around...



  Uzun bir aradan sonra merhaba.

  Öncelikle tüm kayıtlarımı yanlışlıkla sildiğim için özür dilerim sizden, senden, benden ve bizden. Bu yanlışlığın gerçekleşme anı ve benim bunu bir ay sonra anlamam çok hoştu gerçekten. :/ Kötü mü oldu? Pek de kötü olmadı açıkçası, yeni yıla temiz blogla girmiş oldum farkında olmadan. :)

  Her neyse, şimdi bunlar değil konumuz. Konumuz ciddi. Yazmakta geç kaldım lakin geçerli sebeplerim vardı. Ama bilirsiniz böyle ciddi bir mevzu benden kaçmaz.

  Birazcık geçmişe dönelim şimdi. 14 yaşındaki X, ne idüğü belirsiz Y ile cinsellik yaşıyor, ve Y denen şerefsiz bunu internete yayıyor. Bütün Türkiye de, ki en acısı ve mide bulandırıcı yeri bu kısmıdır, işi gücü yokmuş gibi oturup videoyu izliyor ve sosyal medyadan kıza ve ailesine küfürler yağdırıyor.

  Eskilerin bir sözü vardır, efendim. Derler ki "Bu dünya etme, bulma dünyasıdır." Şimdilik 20 yaşında birine "sizin de çocuklarınız olacak" cümlesi çok "bayıcı" gelebilir lakin işin aslı öyle değildir. Şu dünyada insan neyi kınarsa kendi başına da geldiğini gözleriyle görüyor. Bu kısmını o yaşlardaki genç kardeşlerimize küpe etmiş olayım ve onlara son birkaç anahtar kelime vereyim bundan sonraki hayatlarını kolaylaştıracak; empati kurmak, çift taraflı düşünmek (olayın içindeki kişilerden yalnızca birinin değil diğer kişinin de bakış açısıyla yaklaşmak), sınırı bilmek (yargılama boyutu bizim işimiz olsaydı cennet ve cehennem olmazdı İslam inancına göre bakarsak.) Tanrıcılık oynamamak gerek.

  Değişiktir; "Ne alaka yaa, hayatta benim başıma gelmez, zaten bizim gibi insanların başına gelen şeyler değil bunlar," dersiniz. Seneler geçer. Çok da hızlı geçer. Bir bakarsınız, başıma gelmez dediğiniz ne varsa teker teker her biri başınıza gelmiş hatta bir de katmerlenmiş. O yüzden büyük konuşmayıp hiç kimseyi yargılamamak, hatta insanlar hakkında iyi bile olsa yorum yapmamak lazım, özellikle bu tip konularda.

************************************************************************************
   Burası namus, haysiyet, şeref yoksunlarına;

 Gelelim işin diğer boyutundaki en ağır, en mide bulandırıcı kısmına. Pedofili ve tecavüz. Kızın yaşı 14. TC kanunlarına göre 18 yaşını doldurmamış kişiler henüz çocuktur. Yani olayın muhatabı 14 yaşında bir çocuk. Tekrarlıyorum: 14 YAŞINDA BİR ÇOCUK. Cinsel ilişkiye ister gönül rızasıyla girsin ister zorlansın bu bir tecavüzdür. Çünkü olayın muhatabı taraflardan biri ÇOCUKtur. Hepiniz 14 yaşında oldunuz. Muhtemelen bir çoğunuz TR'de cinsel eğitim 0 olduğundan kim bilir neler neler yaptınız ne haltlar yediniz. Siz saklayabildiniz, fakat sizin gibi namus, şeref ve haysiyet yoksunlarından feyz alan bir Y bunu "saklamadı". Sizin gibi olmak yetmedi ona. Daha da köpüklü şerefsiz olmak istedi. Tabi anlayamayız. Unutmayın bayanlar, baylar; büyük yargıç davayı günün birinde muhtemelen tersine çevirecek. Öyle büyük yenileceksiniz ki toprağınız bile sizi kabul etmeyecek.

  Ece Temelkuran'ın hayran olduğum ve anlaşıldığından hiç emin olmadığım bir sözü vardır: "O kız ve oğlan çocukları da bir Türkiye tarihi yazar... Okuyamazsınız!" Bu sözün içindeki anlamı, hiçbir dinin kitabında bahsedilmeyen o dayanılmaz, akıl almaz felaketi, yıkıcı dehşeti sizi temin ederim bilmek istemezsiniz. Çünkü pedofiliye maruz kalan o kız ve erkek çocukları bu konuda bilgilendirilmezse ve eğitilmezse yani içlerindeki duygu karmaşası dizginlenmezse!!! İşte o vakit eyvah ki ne eyvah! Tarih öyle bir tekerrür eder ki, Ece'nin dediğine çıkar yolunuz: OKUYAMAZSINIZ!
************************************************************************************

  Red Sonja'nız arada buraya yine yazacak. Bu arada blog alan adımla ilgili iki soru aldım, evet arada sıkılıp blog ismimi değiştiriyorum ama hep aynı isimler etrafında dönüyor; ya kendi adım, ya redsonja'lı bir şeyler ya da scathach oluyor. Tarayıcınızda favorilere eklerseniz başka bir alan adı yapsam da kolayca ulaşabilirsiniz. Yine benle ilgili merak ettiğiniz bir şey veya öneri, görüş varsa ya da yalnızca dert dökmek isterseniz redsonjaablg@gmail.com adresine çekinmeden yazabilirsiniz. Ayh ne çok oyaladınız beni! Hadi görüşürüz. :*
...comes around. I just want u 2 think about it.

Yazan: Red Sonja